YAZARLARIMIZ
BAYDD

Önceki Yazısı<< 291. YAZISI >>Sonraki Yazısı

Hikmet Adem

HİKMET ADEM

 

          

TABİİN DEVRİNİN ALLAMESİ HASAN-I BASRÎ (21/641-110/728)
(IX)

e) Amelde hassasiyeti
Nefis murâkabesi ve muhâsebesinin başka bir sonucu da mü’minin, ibadet, daha geniş anlamda amel durumunun denetlenmesidir. Nitekim, Asr sûresinde, insanın hüsrandan kurtulabilmesi için, imandan sonra üç şarttan birinin amel-i sâlih olduğu zikredilmiştir. Onun için Ey Hasen, “Ey âdemoğlu, ‘kişi sevdiği ile beraberdir. ’ hadisi seni aldatmasın; şüphesiz sen, iyilerin amellerini yapmadıkça, asla onlara katılamazsın. Yahudi ve hristiyanlar da peygamberlerini seviyorlar ama, onlarla beraber değildirler.” demiş ve âlimlerin ilmini ve hukemanın sözlerini toplayıp da sefihler gibi amel edenlerden olma ikazında bulunmuştur.
 Başka bir sözlerinde:“İstediğiniz kadar öğrenin; Allah’a yemin ederim ki, amel etmedikçe, Allah size ecir vermez.” demiştir. Burada, önemli bir konu olan imanla amel arasındaki münasebete, ileride temas edileceğini hatırlatmak yerinde olacaktır.

f) Korku ve hüznü
Hasan-ı Basrî’nin ismi anıldığında, ilk hatıra gelen korku (havf)dur. Onun bu hususta, birçok sözü vardır; ama Hasen’in havf yönü üzerinde daha çok, talebe ve muasırları durmuşlardır. Onu görenler şöyle anlatırlar: “Geldiği zaman, sanki dostunu defnetmekten geliyormuş; oturduğunda, boynunun vurulması emredilmiş bir esîr; yanında cehennem anıldığında da sanki cehennem, ancak onun için yaratılmış gibiydi.” Bir başkası “ondan daha çok hüzün içinde olan birini görmedim; onu ne zaman görsem, sanki başına bir felâket geldiğini sanırdım.” demiştir.
Talebesinden Humeyd, Recep ayında, mescitte bir gün aramızdayken ağızına su alıp çalkaladı; şiddetli nefes aldı, sonra, omuzları titreyinceye kadar ağladı; sonra da “Eğer kalplerde hayat olsa, eğer kalpler sâlih olsa, sizi, sabahı kıyamet günü olan bir gece ile ağlatırdım.” dediğini, bize nakletmektedir.
İnsanın aklına, böyle bir duygunun aşırı olduğu gelebilir; ama o, bunun tabiî olduğunu, hatta Kur’ân-ı Kerîm’e iman eden bir mü’minin, ancak bu şekilde hareket etmesi gerektiğini söylüyor: “Allah’a yemin ederim, bu Kur’ân’a iman eden bir kul, ancak hüzünlü olur, solar; bitkin hâle gelir ve erir ”( Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,133.)
Bu ifadelerden açıkça anlaşılıyor ki, onun hüznü ile Kur’ân-ı Kerîm arasında kuvvetli bir bağ vardır ve bu duygu, sadece ölüm ve cehennem korkusundan ileri gelmiş olmuyor; belki, bir emanet-i ilâhiyye olan Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu hakikatların icra ve tebliği ile ilgili omuzlarında duyduğu ağır bir mesuliyet duygusunun neticesiydi. Nitekim şu beyanı, böyle bir tesbiti doğrular mâhiyettedir:“Sahâbeden biri, gece Kur’ân okuyup, sabahleyin halkın arasına çıktığı zaman, halsiz ve benzi sararmış görülürdü. Bugün ise, durum böyle değildir; biri, gece Kur’ân’ın tamamını okuyup, halkın arasına çıktığında, yüzünde ondan bir eser göremezsiniz. Sanki örtüsünü başına çekip, sabaha kadar uyumuştur.”
O, bu durumda korkuyu, mü’minin sıfatı olarak kabul etmiş oluyor. Korkunun zıddı olan el-emn (insanın, ahirette başına geleceklerden dolayı kendini emniyette hissetmesi) ise, münafıkın sıfatıdır. Şu sözlerinde, bu açıkça görülüyor: “Mü’min, iyilik ve merhamet; münafık ise, kötülük ve emniyet toplar çünkü, mü’min, Rabbı hakkında, hüsn-i zan beslediği için, amelini iyi yapar; münafık ise, (Rabbi hakkında) zannı kötü olduğundan, kötü amel işler.”
Bir başka sözlerinde de: “Mü’min, korkunun gemlediği ve âhireti hatırlamanın, doğru yola sevkettiği bir kimsedir. Münafık ise, insanlardan günahkâr olanlar çoktur, (Allah) beni afveder ve bazı günahlarımın bana bir zararı yoktur der; bu şekilde, ameli unutur ve Allah’ın rahmetini temenni eder.” demektedir.
Görüldüğü gibi, bu açıklamalarıyla, Nisâ sûresinde: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ
                   مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَ إِلَى هَؤُلاء وَلاَ إِلَى هَؤُلاء وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً   كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلا
Ayetinde beyan olunan münafıkı kastetmiş olmuyor. İleride konular işlendikçe görüleceği gibi, onun tanımladığı münafık, mü’mindir; fakat, günah işlemekte, amelde bile bile tembellik yapmakta ve nefs muhâsebesi gibi, önemli olan bir konuda, fazla hassasiyet göstermemektedir.

 Bir konuşmasında şöyle der: “Münafıka gelince, o, bizimle evlerde, sokaklarda ve çarşılardadır; Allah’a sığınırız, vallahi Rablerini tanımadılar.” Korku kavramı ele alındığında, bunun kelâmla ilgili yönünün bulunduğunu ve ilerideki bölümlerde açıklanacağını burada hatırlatmakta fayda vardır. Ancak şu kadarı söylenecek olursa,  izah etmeye çalıştığı korkunun, ince bir tefekkür ve muhasebe duygusunun eseri olarak, amele teşvik eden bir fonksiyonu bulunmaktadır. Yoksa, Kelâm ilmine göre mü’minin, sadece korkması değil, ümit (recâ’) de etmesi şarttır ve imanlı olmanın gereğidir. Bu hususa, şu sözleriyle temas ediyor: “Recâ’ (ümit) ve havf (korku), mü’minin iki (kanatlı) bineğidir.”( Ebû Nuaym, Hılyetu’l-evliyâ’, II,133.)
Balkıca

Döviz
©COPYRIGHT BY MURAT TAKIM BAYDD Başlık küçük alt
DUYURU 18!
2016-2017 eğitim yılında burs almaya hak kazanan ve tek seferlik yardım hakkı kazanan öğrenciler belirlenmiştir. Öğrenciler durumlarını aşağıdaki linkten T.C. Kimlik Numaraları ile veya Öğrenci Numaraları ile sorgulayabilirler. Burs ve yardım verilmesinde katkısı olan herkese yapmış olduğu katkılardan ve emeklerinden dolayı teşekkürlerimizi sunarız.
SONUÇ SORGULAMAK İÇİN TIKLAYINIZ...